Eylül Aşkın’ın Cihangir’de, Adile Naşit Sokağı’ndaki Nostalji Antik’ten seslendiği bu bölümde; 1992 Avrupa Güzeli, ressam, reklamcı ve sunucu Banu Sağnak ile çok katmanlı bir söyleşi gerçekleştiriliyor. Söyleşi yalnızca bir yaşam öyküsü anlatısı değil; sanat, kimlik, temsil, estetik ve çağımızın hızla değişen algı dünyasına dair derinlikli bir düşünme alanı açıyor.
Banu Sağnak, İzmir’de büyümenin kendisinde bıraktığı izleri anlatırken, bu şehrin estetik algısını nasıl şekillendirdiğini özellikle vurguluyor. Denizle iç içe bir çocukluk, ışığın gün boyu değişen tonları, daha yavaş ve doğal bir yaşam ritmi… Tüm bunların, onun görsel hafızasında kalıcı bir yer edindiğini söylüyor. İzmir’i “hayata birkaç adım önden başlamak” olarak tanımlayan Sağnak, İstanbul’a geldiğinde ise bambaşka bir tempo, rekabet ve sürekli üretim baskısıyla karşılaştığını ifade ediyor. İstanbul’un onu diri tuttuğunu, ama aynı zamanda yorucu ve talepkâr bir şehir olduğunu açıkça dile getiriyor.
1992 Avrupa Güzellik Yarışması sürecini anlatırken, Banu Sağnak bu deneyimi kişisel bir başarıdan çok, taşıdığı sorumluluk üzerinden değerlendiriyor. Henüz 18 yaşındayken, Türkiye’yi temsil etmenin ağırlığını omuzlarında hissettiğini belirtiyor. Yarışmanın Yunanistan’da gerçekleşmesi, dönemin politik atmosferi ve iki ülke arasındaki hassasiyet, bu sorumluluğu daha da artırıyor. Sağnak’ın Rumca verdiği yanıtın salonda yarattığı etkiyi anlatışı, temsilin yalnızca fiziksel değil, kültürel ve zihinsel bir mesele olduğunu gösteriyor. Onun için bu süreç, “ben” demekten çok, “biz” demeyi öğrenme yolculuğu oluyor.

“Resim benim için bir karar değil, bir gerçeklikti” diyen Sağnak, sanatla kurduğu ilişkinin çok erken yaşlarda başladığını vurguluyor. Üç yaşında eline kalem alan, çocukluğunda sürekli çizen ve üreten bir çocuk profili çiziyor. Eğitim sürecinde Dokuz Eylül Üniversitesi’nden Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne uzanan yolculuğu, onun sanata bakışını daha da derinleştiriyor. Dijital öncesi dönemde yetişmiş bir sanatçı olarak, sabrın, emeğin ve fiziksel üretimin önemine özellikle dikkat çekiyor. Her şeyin “hemen” yapılmadığı, hata payının olduğu, beklemenin öğrenildiği bir dönemden gelmenin, bugünkü üretim anlayışını belirlediğini söylüyor.
Reklamcılık deneyimini anlatırken, bu alanın öğretici ama sınırlayıcı yönlerine de değinen Sağnak, reklamın doğası gereği bir “ön yüz” yaratmak zorunda olduğunu söylüyor. Oysa resim ve sanat, insanın iç dünyasına, karanlığına ve çelişkilerine alan açıyor. Günümüzde sosyal medyayla birlikte herkesin kendi reklamını yapan bir markaya dönüştüğünü belirtiyor. İnsanların olmak istedikleri kişi gibi görünmeye çalıştıklarını, fakat bu süreçte kendi özlerinden uzaklaştıklarını vurguluyor. Ona göre bu yabancılaşma, çağımızın en büyük ruhsal problemlerinden biri.

Söyleşinin dikkat çeken bölümlerinden biri, yapay zekânın sanattaki yeri üzerine yapılan değerlendirme oluyor. Banu Sağnak, yapay zekânın teknik bir araç olarak kullanılabileceğini kabul etse de, sanatta belirleyici bir unsur olamayacağını net bir dille ifade ediyor. Özellikle Atatürk portreleri üzerinden yaptığı yorumda, bir yüzü kopyalamanın ya da çoğaltmanın yeterli olmadığını söylüyor. Ona göre Atatürk’ü Atatürk yapan şey, bakışındaki bilinç, duruşundaki ruh ve taşıdığı tarihsel anlam. Yapay zekânın bu derinliği ve ruhu yansıtamayacağını savunuyor.
Sağnak’ın resimlerinde sıkça görülen keşişler, sadular ve çocuk figürleri; sanatçının varoluş, ölüm ve bilgelik kavramlarıyla kurduğu ilişkiyi yansıtıyor. Pandemi sürecinde bu temaların daha da yoğunlaştığını anlatan sanatçı, insanın faniliğiyle yüzleştiği bu dönemin üretimlerini derinden etkilediğini söylüyor. Atatürk figürü ise onun için yalnızca tarihsel bir lider değil; bilincin, aydınlanmanın ve dönüşümün simgesi olarak resimlerinde yer alıyor.
Banu Sağnak, sanatın yalnızca estetik bir ifade biçimi değil, aynı zamanda toplumsal sorumluluk taşıyan bir alan olduğuna inanıyor. Organ bağışı farkındalığı için düzenlediği sergiler, paneller ve projeler, sanat ile iletişimi bilinçli bir şekilde bir araya getirdiğini gösteriyor. “Butterfly Effect” sergisiyle, küçük bir dokunuşun büyük bir dönüşüm yaratabileceği fikrini izleyiciyle buluşturuyor. Sanatın, insanı hem bireysel hem toplumsal düzeyde iyileştirme potansiyeline sahip olduğunu savunuyor.
Söyleşinin belki de en güçlü omurgası, “kendin olmak” fikri etrafında şekilleniyor. Sağnak, çağımızda kendin kalmanın giderek zorlaştığını, hızın ve görünür olma baskısının insanı sürekli bir role soktuğunu söylüyor. “Durursanız bisiklet düşer” metaforuyla, hem üretimde hem içsel yolculukta sürekli hareketin gerekliliğine işaret ediyor. Ancak bu hareketin, başkalarına benzeme çabasıyla değil, kişinin kendi merkezini koruyarak olması gerektiğini vurguluyor.



















































